Işık ve Sanatın Münasebeti

    Işık ve Sanatın Münasebeti

    Bu ilişki nereye gidiyor?

    Herkesin tahmin edebileceği üzere ışık ve sanat birbiriyle hep ilgiliydi ve bu düzeyli ilişkileri hala devam ediyor. Temel anlamda sanat eserleri insanlarla duyulara hitap etmesiyle iletişime geçiyorken, haliyle bunu ışıktan ayrı tutmak çok olası değil tabii. Sanatı; Görsel, İşitsel ve Dramatik Sanatlar olarak üç kısma ayırdığımız zaman, üçü de bir şekilde ışıktan nasibini alıyor gibi görünüyor. Görme duyumuz gözümüzde bir algı oluşturan her türlü, yapı, heykel, resim, fotoğraf vb. görsel sanatlar olarak nitelendiriliyor. Görme ve algıdan bahsedecek olduğumuz zaman, her şekilde bir tasarımın, sanat eserinin algılanmasını, gözümüz aracılığıyla beynimize gönderen şey de ışık enerjisi oluyor. Güzel bir müzik dinlerken aynı zamanda bu sanatı icra eden kişinin performansını seyretmek müzikten aldığımız keyfe keyif katıyor. Dramatik sanatlara bakıldığında tiyatro, sinema, illüzyon gösterileri, performans gösterileri ve bunun gibi birçokları için ışıklarla ve renklerle yapılan algı oyunlarıyla birlikte muhteşem şeylere seyirci oluyoruz.

    Bu üçlüde ışığın rolü nasıl dönüşüyor peki?

     

    Sanat eserlerinde ışığın bir avantaj, araç ve hatta eserin kendisi olarak kullanımına birçok yer ve zamanda rastlıyoruz. Eski zamanlarda özellikle mekanlarda ışığın sihrinden cam vitraylar, kocaman pencereler, mozaikler ile faydalanıyorlar. Karagöz & Hacivat ile hatırladığımız gölge oyunu da çok köklü bir geçmişe sahip tabii. Gölge ve renkler ışık dolayısıyla ortaya çıktığı için bunları birbirinden ayrıamıyoruz. Newton’un renk kuramında beyaz ışık cam bir prizmadan geçiyor ve gök kuşağındaki renkleri oluşturuyor. Goethe ise ‘Renklerin Kuramı’ adlı kitabında bunun tersini, yani renklerin göz, beyin ve algı arasındaki geçişler esnasında oluşan birer ürün olduğunu ve sadece ışıksal biçimde var olmadıklarını savunuyor. Bu konuya birçok sanat ve bilim insanı tarafından kafa yorulmaya devam ediyor.

    Işığın yansıması, kırılması, görüntü oluşturma ve görme duyumuzdan yola çıkılarak tarihimizin ilk kamerası keşfediliyor. ‘Camera Obscura’ denen bu alet bazı tanınmış ressamlar tarafından muhteşem eserler üretilmesinde kullanılıyor. Örn.; Johannes Vermeer’in ünlü interior çalışması Sütçü Kız resmine baktığımızda epey kirli bir pencerenin camlarından biri kırık olduğu için ışığın içeri girmesine izin veren küçük bir delik görüyoruz. Bazıları Vermeer'in bize Camera Obscura kullanımının ipucunu bu şekilde vermek istediği düşüncesinde. Bunun gibi detaylarda yaratıcılıkla orantılı bir şekilde ilerleyen ışık ve sanat ilişkisi her defasında insanı büyüleyebiliyor. Yenilikçi bazı ressamlar tuallerin üzerine kesik atarak resmi ışık yansımasıyla üçüncü boyuta taşıyorlar ya da ışık kırılması, prizma etkisi gibi şeyler Pink Floyd’un albüm kapağı konusu oluyor…

    Şimdilerde ışığın sanat ile ilişkisi nasıl gidiyor?

     

    Başlarda bahsettiğimiz mozaikler şimdilerde bilgisayarlarda piksellere, NFT’lere dönüşmüş halde artık. Tamamen ışıkla birleşmiş akımlarda hologramlar ve ışık oyunları üzerinden zifiri karanlıkta sergilenen performanslar var. Led ışıklar, spotlar, yansıtıcılar gibi ışık kaynakları kullanarak göz alıcı illüzyonlar ve gösteriler sergileniyor. Tabii bu işin çoğunlukla dijital kısmı. Fiziksel kısmında da evirilen sanat ve ışık farklı tarzlar oluşturuyor. Refraction Art denilen bir sanat var günümüzde. Fiziksel ortamda ışığın kırılarak renklere ayrılmasıyla boya kullanmadan çıkarılan eserler şeklinde tanımlanabilir. Bu kırılmalar bazı cam parçaları, ayna parçaları gibi nesneler kullanılarak yaratılıyor ve bu şekilde harika çalışmalar ortaya çıkıyor. Bunlara ek olarak, şu sıralar Şubat ayında Kopenhag’da düzenlenen büyüleyici ışık festivali tüm sokakları aydınlatıyor (Böyle etkinlikleri takip ediyorsanız aklınızda olsun😊).

    Günümüzdeki sanat çalışmalarında sadece ışıklar değil gölgelerde hesaba katılıyor. Bu kadar ışıktan bahsettikten sonra gölgeden de bahsetmezsek olmazdı zaten. Gölge oyununun devamında gelişen Gölge Sanatı, gölge heykeller de gözlere şenlik tadında çalışmalar barındırıyor. Bu akım çöplerin, ellerin veya ışığı geçirmeyen nesnelerin gölgelerini kullanarak duvarda sekil oluşturma sanatı şeklinde tanımlanıyor. Gölge sanatında ön planda karşımıza çıkan Japon sanatçı Yamashita çalışmalarında bazen ışık kullanarak gölgeden, bazen de gölge kullanarak ışıktan eserler yaptığını fakat amacının her iki şekilde de ışık ve gölgenin uyumundan faydalanarak ortaya yaratıcı eserler çıkartmak olduğunu dile getiriyor.

    Sanatın bize, bizim sanata ışık tuttuğumuz günlerin devam etmesi dileğiyle…

    Bloga dön

    1 yorum

    Bizi bilgilendirip, hayatımıza ışık kattığınız için teşekkürler =)

    Enver Aydın Tunçalp

    Yorum yapın

    Yorumların yayınlanabilmesi için onaylanması gerektiğini lütfen unutmayın.